Terör ve Siyonistler

İsrail, Filistin, Akdeniz... derken son terör saldırıları gündemi allak bullak etmiş durumda. Aslında hepsi birbirinden ayrı olmayan gündem konuları bunlar! Hepsinin temelinde İslam’a, Müslümanlara ve İslam Ülkelerine düşmanlık ve zarar vermek yatıyor.

Şüphe bırakmayacak kadar kesindir ki, İslam’a yönelik terör hareketlerinin en büyük destekçisi Siyonist İsrail Devletidir. Şiirlerini zevkle okuduğum Cengiz Numanoğlu’nun bu “siyonist eşkıya”nın bitmeyen zulmünü kaleme aldığı son şiir, benim gibi eminim bütün Müslümanların hislerine tercüman oluyor.

Şiirin başlığı boşuna Mescid-i Aksa olarak seçilmemiş. Çünkü, Bölge’ye ve Ortadoğu’ya sahip olmanın yolu, Mescid-i Aksa’ya sahip olmaktan geçer. Mescid-i Aksa garip ve boynu bükük kaldıkça, Gazze’nin ve İslam Ülkelerinin boynu da hep bükük kalacaktır. Bu şiir, aynı zamanda problemlerin çözümüne de işaret etmektedir:

MESCİD-İ AKSA
Ey Semâvî dinlerin dünyadaki beşiği!
Ey Mîrâc’a açılan kapıların eşiği!
Sen ki; Mescid-i Aksa, sen ki; tevhîd simgesi,
Sahâbe-i Kirâm’ın, namazda ilk kıblesi..

Ey çevresi mübârek, yüce Mescid-i Aksa!
Utanırdı insanlık.. Sana ibretle baksa.
Sen ki; şâhidi oldun, nice kanlı savaşın;
Dile gelse.. Vahşeti haykırırdı her taşın..

Ne yazık ki; bugün de aynı vahşet sürüyor;
Cinâyetle beslenen gözleri kan bürüyor..
İşte..Yine sahnede, peygamber kâtilleri,
İnsanlığa kast eden cinnetin fâilleri.

İşte..Yine çocuklar, Gazze’de kan kusmada,
Bu serî katliâma, bütün dünya susmada.
Yine rekor peşinde, zulüm şampiyonları;
Siyonist eşkiyânın, küresel piyonları..

İşte..Yine sahnede, haçlının fosilleri,
Medeniyet maskeli, kudurmuş nesilleri.
Yine tarih tekerrür, yine küfür tek millet,
Hepsinin genlerine, kazınmıştır bu zillet.

Ey bir buçuk milyarlık, dünya Müslümanları !
Hiç mi utandırmıyor, bunca mazlum kanları ?
Bu zulmü boğmak için, tükürmeniz yeterdi,
Selâhattin Eyyûbî çıkıp gelse ne derdi ?

Ey petrol kralları, saray hânedanları,
Bir düşünün Kudüs’te, cihâd eden canları.
Kim saçtı üstünüze bu ölü toprağını ?
Yoksa.. Kopardınız mı Kudüs’le din bağını ?

Halîfe Ömer gibi bir örnek olmasaydı,
Belki sizi affetmek, biraz daha kolaydı,
O adâlet severdi, o Hazreti Ömer’di,
Sizi bu halde görse, saraylara gömerdi..

Ey mahşere inanan, dünya Müslümanları,
Bırakın.. O münâfık tahtına tapanları.
Allah’ın kelâmını kaç bin kere duydunuz,
Kıyâmet’e kadar mı sürecek bu uykunuz ?

Filistin’de taş atan çocukların aşkına,
Bu apaçık gafleti, görün Allah aşkına !
Bir buçuk milyar insan, bir kez ayağa kalksa;
Hiç garip kalır mıydı, böyle Mescid-i Aksa ?
Hiç yalnız kalır mıydı, böyle Mescid-i Aksa ?

Cengiz NUMANOĞLU
 

http://www.habervaktim.com/

 

M. Emin Parlaktürk

 

 Anayasa Sürecinde Diyalektik Yaklaşım 


 İnsanlığın önderi Hz. Muhammed (as) diyaloga önem verirdi.
Bu diyaloglarında bireysel özelliklere ve farklılıklara çok dikkat ederdi.
Muhatabını dikkatle süzer, onun sosyal ve kültürel konumuna uygun strateji takip ederdi.
Bir gün kendisine aile problemiyle gelen bir kişiyle yaptığı diyalog; siyasetçilere, toplum önderlerine ve lider kadrolara ders olacak niteliktedir.

***

Bir bedevi (çölde, kırsal kesimde yaşayan köylü), eşinin doğurduğu siyah çocuğun kendisinden olmadığını iddia ederek Rasülullah’a müracaat etmişti:
"Benim eşim siyah bir çocuk doğurdu. Ben bu çocuğu reddetmek istiyorum" dedi.
Efendimiz; "Senin develerin var mı?" diye sordu.
Bedevi: "Evet" deyince, Hz.Peygamber sorularına devam etti:
"O develerin renkleri nasıldır?"
"Kırmızıdır."
"Bunların içinde beyazı siyaha çalan boz deve de var mı?"
"Evet, onların içinde boz renkli develer elbette vardır."
"Öyleyse, bu boz renklerin nereden geldiğini düşünüyorsun?"
"Ya Rasûlallah bu soyunun damarıdır, ona çekmiştir."
Bu cevap üzerine Kainatın Rehberi:
"İşte, bu siyah çocuk da eski bir soy köküne çekmiştir (yani ona benzemiştir)."
buyurarak diyaloga son noktayı koydu.

Görüldüğü gibi, Hz. Muhammed aleyhisselam burada, peygamberlik otoritesini kullanmamıştır.
Diyebilirdi ki: "Hayır, ben Allah'ın Elçisi olarak söylüyorum ki, bu senin çocuğundur; onu kabul edeceksin!.."
Böyle demedi; bedevînin anlayacağı bir dilden konuştu.

Bâdiyede, çölde, kırsal kesimde yaşadığı hayattan bir benzetme yaparak bedevinin kendi tecrübesinden, kültüründen faydalandı.
Onun aklî seviyesini, sosyal statüsünü dikkate alarak konuştu.
Muhatabının kabul edebileceği ikna edici bir üslûp benimsedi.
Bir nevi, diyalektik metot kullandı.
Sonuçta, vereceği hükmü bizzat bedevîye söylettiren bir yöntemle problemi çözdü.

***

Onun izinden gidenler de buna dikkat etmeliler.
Her şeyde olduğu gibi, Anayasa çalışmalarında da böyle bir yöntem önemlidir.

Mevcut Anayasa’nın devamını isteyen ve sistem adına bundan nemalananlar, elbette bu süreci sabote etmeye çalışacaklardır.
Bu konuda kendisine büyük görev düşen TBMM Başkanı Cemil Çiçek’le Parti kurmayları, rehber olarak kabul ettiklerine inandığım Peygamber Efendimizin bu yöntemini mutlak hayata geçirmeliler.

Muhataplarıyla görüşüp konuşurken kendi düşüncelerini onlara kabul ettirme yerine, onların reddetmeleri mümkün olmayan bir üslûpla diyaloglarını sürdürmeliler.
Sonuçta hepimiz insanız ve insanlık değerleri ortaktır.

Dünya standartlarında evrensel ilkeler de bellidir.
Herkesin kabul ettiği kişi hak ve özgürlükleri ise, inkâr edilemez gerçeklerdir.

O halde?!
Anlaşılabilecek ve kabul edilebilecek esaslar, o kadar çok ki!
Bunların dışında kalanları da, yine bu esaslar doğrultusunda muhataplarınıza kendi dilleriyle tasdik ettirdiniz mi, mesele çözülmüş olur.
Peki, iş bu kadar kolay mı?
Elbette zor, ama imkânsız değil.

***

Zoru başarmak; inanç ve kararlılık gerektirir.
Çoğunluğun göstereceği iyi niyet, ihlâs ve samimiyet; bu başarının en büyük güvencesi olacaktır.
Azınlıkta kalanlar ise, istisna hükmündedir.
İstisnalar kaideyi bozmaz.
 

http://www.habervaktim.com/M. Emin Parlaktürk
 
 

 

 

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !